Logo

Size iyi geleceğiz...


Icon

Telefon

+90 850 308 31 93

Icon

E-Posta

altunizade@isavak.org

Icon

Adres

Altunizade Mah, Kısıklı Cad. NO:51 Üsküdar / İstanbul

Bülten


Ben Artık Büyüdüm! mü?

02 Ocak 2025 Perşembe
Blog Details

Ben Artık Büyüdüm(!) mü?

Gençlerin ruhsal ve bedensel gelişimleri üzerine


    İnsan hayatında değişim mutlak varlığıyla hüküm sürer. İster istemez değişir insan, yaratılıştan beri yapısında vardır bu. Her gün değiştiği gibi yaşamının belli evrelerinde gelişimsel sürece bağlı olarak da değişir insan. İnsan çocukluk döneminde, ebeveynine ya da bakım verenine bağlıdır. Özellikle annesinin ayrı bir uzvu gibidir. Annenin kendi bedeninin dışında uzayan bir kol, bir uzuvdur. Bu uzvun hayatsal ihtiyaçlarının, bakım vereni tarafından karşılanmasına ihtiyacı vardır. Henüz bir kozadadır adeta. Onu koruyan kollayan bir perdesi vardır. Çocuğun ailesi ebeveynleri, evi ise yaşadığı yerdir. Bir fidan gibi esnektir. Ne tarafa bükülürse o tarafa çekilir, güneş hangi yanda durursa o yana yaklaşır. Rüzgâra karşı hem esnek hem de hareketlidir. Uyumlanmak mizacında vardır çocukluğun. Ağlayıp gülmesinde bile anne-baba şefkatini, desteğini arar. Çocuklar bulundukları o anda yaşarlar. Ne zihinleri geçmiş kederlere gider ne de geleceğin meşakkatini üzerlerine alırlar.

Yavaş yavaş büyürken çocuk, her zamanki gibi boy atarken gençlik dönemi geldiğinde bir anda daha büyük fark ile boyu atmaya başlar. Omuzları, bedeni bir yetişkininki gibi irileşir adeta. Boyumuzu aşar. Sesi değişir. Ama bedensel olarak bu şekilde bir değişimi olsa da içinde nasıl bir değişim vardır?

Beynimizin ön frontal lob adlı bir bölgesi vardır, burası tam alnımızın arkasında kalan bölgedir. Burası insanın düşünme, muhakeme etme, karar verme, çözüm üretme, bilinçli hareket etme, kendini eleştirme, plan yapabilme, deneyim kazanma ve hatalardan ders çıkarma, dürtü kontrolü vb. kısımlarla ilişkili olup bu saydığımız özellikleri sağlıklı bir şekilde yapabilmemize olanak sağlar. Gençlik döneminde bu kısım gelişmeye başlasa da gelişimi tamamlanmamış bir bölgedir. Bu yüzden bahsettiğimiz fonksiyonları tam özellikleri ile hayata geçiremez. Bedeni kocaman olmuştur ama bu onu yetişkin bir bireyinki kadar düşünme becerisinin geliştiğini göstermez. Ama çocuklarınki kadar basit bir düşünme yapılarının olduğunu da göstermez. Bununla beraber hormonları değişim göstermeye ve yoğunlaşmaya başlamıştır. Yaşadığı duyguların kimisi ile bu dönemde ilk kez tanışır. Aynı duygular bir yetişkinde 4K düzeyinde geliyorsa gençlerde 10K düzeyinde gelir. “Delikanlılık” sözü de bu olaya bağlı olarak ortaya çıkar.

    Ergenlikte beyin o anda kalmaktan çok geçmişe gidip kendini, olayları ve insanların üzerine düşünür, bunları sorgulamaya başlar. Geçmişe yönelik kederlenmeye başladığı yıllardır. Ayrıca gelecekte olabilecek olaylar üzerine ağırlıklı düşünmeye başlayıp bilinmezlik ile kaygı bazlı duygular ortaya daha açık bir şekilde çıkmaya başlar. Beynin “fikir yürütme” kısmı çocukluğa göre daha farklı bir şekilde çalışmaya başlamıştır ama yetişkinlerinki kadar gelişmemiştir de. Çocukluk döneminde annesinin ve babasının bir uzvu olan çocuk, gençlikle beraber büyüyerek artık kocaman bir uzuv haline gelir. Bu o kadar büyük bir uzuvdur ki artık ayrı bir özne, bir fert olmaya ihtiyaç duyar. Fiziksel ihtiyaçlar konusunda artık aileye ihtiyacı yoktur. Kendisi yemeğini yiyebilir, yemek zamanını düşünebilir. Kıyafetlerini kendisi seçip, düzenleyip giyebilecek potansiyele gelmiştir. Ama ergenlikte bu ayrışma bir anda yaşanmaz, bu bir süreçtir. Aynı bir kelebeğin kozasından çıkmasındaki o an gibi. O kozadan çıkmak kelebek için kolay değildir. Kanatları kozadan geçerken bir sıkışma yaşar, koza kendisi içinde bir deprem yaşar diyebiliriz. İlk kez deneyimlediği için, ilk kez buluğa erdiği için o ayrışma onu gerçekten zorlar. Bir sürü kaygı dolu düşünce, üstüne hormonlar ilk kez bu kadar yoğun bir şekilde gelir. Ancak, bilirsiniz ki kelebeği kozasından bir büyüğü gelip çıkaramaz. Bu kelebeğe yardımdan ziyade yanlış yerde kullanılan şefkat olur. 15 yaşındaki birey seneler boyunca yaşayacağı yetişkinlik zamanının zorluklarına hazırlanıyordur. Omuzları genişliyordur. Meşakkatli bir dönem olup zahmet içerse de rahmete götüren bir noktası vardır bu sürecin. Çocuklukta aile ile aynı topraklar üzerinde yaşarlarken genç, kendisinin bedensel ve ruhsal değişimleri ile beraber mahremiyetini ve fertliğini korumak için sınırlara ihtiyaç duyar. O uzuvların ayrışması için volkanik patlamalar meydana gelir. Artık kıyafeti değiştirilmeye ihtiyacı olan çocuk gitmiştir; üstünü kendisi değişebilen ve üstünü değişirken araya setler ile sınır koyup kendi mahremini oluşturan bir genç gelir. Bu madden bir sınır olsa da buna bağlı manevi sınırlara da ihtiyaç duyarlar, ne giyeceğini kendisinin seçmesi gibi. Bedenini, içindekileri ve ihtiyaçlarını genç daha iyi gördüğü ve ebeveynlerinin bu yeni halini yeterince tanımadığı da için kendi kararlarını kendisi vermek ister. Bu sürecin başlarında olduğu için kendi topraklarında kendisinin hüküm sürdüğünü bilmeye ihtiyacı vardır. Burada sınırların sağlıklı bir şekilde oturması gencin izzet gelişimi için elzemdir. Artık ebeveynler onların hayatlarındaki bir yöneticiden ziyade sadece bir rehberdirler. Hukuksal olarak yöneticilik yetişkinliğe kadar ebeveynin hakkı olsa da evlatlarına özellikle yöneticiliklerini hissettirmek onun ailesinden daha çok uzaklaşmasına sebep olabilir.

Burada gencin manevi süreçlerini de incelemekte fayda var. Buluğ çağına giren gençlerin değişimi sadece bedensel ya da sosyal alanda olmaz. Kendilerine ve manevi konulara dair de değişimleri olur. O güne kadar yemek önüne konduğunda kabul ettiyseler de artık önlerine konulan bilgiyi kendileri arayışa çıkarlar. İçlerinde de bir ayrışmaya ihtiyaç duyar, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenmek için sorgulamaya yönelirler. Kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gideceğini sorgularlar. Bunlar kendi gelişimleri için çok kıymetli sorulardır ama belki de en zoru bunu bulmaktır. Hormonları nasıl yetişkinlere göre daha yüksek ise kendi içlerinde kendilerini, değerlerini sorgulamak da o denli şiddetlidir. Sorgulamalar ağırlıklı yargılayıcı olabilir, düşüncelerin bu boyutu ile yeni tanışmışlardır, dengeyi henüz bilmezler.

Aileleri ile tartışmalarında da bazen ebeveynlere söylemek istemedikleri hakaretler görülür. Burada aileye önerilen kendilerine nasıl hakaret ettiğini görmekten ziyade bunu söyleyen gencin kendi içinde kendisine neler neler söylediğini düşünmektir. Kendi içerisinde onu sıkan, yoran, kozadan çıkmak için hem bir dürtü hem de o kanadın sürtüşmesinin getirdiği içsel yaralar ve sıkışmalar vardır. Kendilerini yönlendirmelerine izin vermezler ama şefkatli bir rehberliğe ihtiyaç duyarlar. Bedenen kocaman da olsalar alabilecekleri sorumluluklar sınırlıdır. Onlardan yetişkin anlayışı ve bilinci beklemek onların yapılarına haksızlık olur. Bu ilişkide yetişkin olması beklenen kişi ebeveyndir. Bu dönem için aileye önerilebilecek en güzel şey, hakaretlerini içselleştirmemek ve üzerinize almadan olgunlukla rehberlik etmek olacaktır. Çocukluk dönemindeki emir vermeler ve basit bir şekilde kızmalar ergenin o davranışı alması için yeterli değildir. Kendilerinin bir “fert” olarak kabul edildiğini hisseden bir dile ve davranış tutumuna ihtiyaç duyarlar içten içe.

Ama bu rehberliği yaparken de atlamayalım ki bu çocuk daha 15 yaşında biz ise 40-45 yaşındayız. Bizim bilgi birikimimize o şu an sahip değil, hayatı bizim kadar tanımıyor. Bir şeyi yaparken asıl anlamının farkında olmayabilir. Mesela aile çocuğun 16 yaşındaki oğlunun/kızının bir sevgilisinin olmasına izin vermiyordur. Genç ise buna “ya bunda ne var, bir şey yapmıyoruz ki!” şeklinde yorum yapabilir. Burada o genç sizin kadar ilişkilere dair bilgi sahibi olmayabilir ve ilişki tanımının içerisine neler girdiğini çok bilmiyor olabilir. Ebeveyn bunu öğrendiğinde reaksiyoner olmamalı, olgunlukla karşılamalı, sınır çizecekse de bunu şefkatli ama tok bir dil ile “durum” üzerinden koymalıdır. Bir örnek, “bu yaşlar bunun için uygun değil” cümlesinin içinde kişiyi ve şahsiyeti suçlayacak bir şey yoktur ama onaylanmayan bir durum/davranış belirtilir.

Burada bahsedilen anlayış “izin vericilik” tarzında değildir. Ama ayrıca “baskıcı-otoriter” de değildir. Daha çok hakkaniyetli olarak hem ebeveynin kendisinin hem gencin ihtiyaçlarını ve sınırlarını gören, buna göre ilkelerini seçen ve yaşatan ebeveynler aranır. Dil burada bizim en önemli aracımızdır.

Ebeveyn kendi yaklaşımlarında kendisi için neyin doğru, yanlış, hata ve farklılık olduğuna bakmalı ve kendi içinde çocuğuyla ilgili “kırmızı, sarı ve yeşil çizgiler” koyması elzemdir. Mesela aile için sigara içmek bir kırmızı çizgi olarak sayılabilir. Annenin kızına yakıştırmadığı bir sarı elbisenin altına yeşil çorap giymesini tırnak içinde, saçma bulması bir sarı çizgi olarak sayılabilir. Ebeveyn o renk uyumunu beğenmeyebilir ama çocuk sevmiştir ve ahlaken, kırmızı çizgilerce bunun bir sorunu yoktur. O zaman ara bulucu olunabilecek bir yerdedir. Aile çocuğun üstüne giderse kendi sınırlarını göstermek için normalde giymek istediğinden daha çok bunu giyebilir ve vurgulayabilir.

Gençlerden o dönem içerisinde özgürlüğü çok aradıklarını duyarız. Aslında özgürlük dedikleri şey onların ihtiyaçlarının görülmesi ve onları dinleyen bir çift kulağın ve bir yüreğin olmasıdır.  Ebeveynler sevdikleri için yavrularını korumak isterler, bu çok doğal bir hissiyattır ama bunu yaparken kullandıkları yöntem ve stratejiler çocukları ile bağlarını zedeledikten sonra gerçekten işlevsel midir?

Çocuklar ile kurduğumuz bağımızda sorumluluklarımızı ve sevgi bağımızı dengelemek elzemdir. Zor bir anımızda şunu sormak bize yardımcı olabilir, benim ondan istediğim bu şey gerçekten çok önemli mi? Buzdolabına düzgün konulmamış bir tabakla ilgili onunla tartışmak mı isterim yoksa tartışma hakkımı daha büyük konularda beni dinlemesi için saklamak mı isterim?

Bazı duygu ve tutumlarımız, çocuklarımızdan ziyade bizim kendi içimizdedir. Orada karar verirken kendi önceliklerimizi kendimize hatırlatmak aile ilişkilerinde bir koruyucu hekim olabilir.

Psikolog Aynur Adiloğlu