+90 850 308 31 93
altunizade@isavak.org
Altunizade Mah, Kısıklı Cad. NO:51 Üsküdar / İstanbul
Bir hata yaptığınızda zihninizden geçen ilk cümle ne oluyor?
“Nasıl böyle aptalca bir şey yaparsın?”
“Her zamanki gibi yine berbat ettin.”
“Sen zaten yeterince iyi değilsin.”
Bu cümlelerin çoğunun bugünkü sizinle ilgisi yoktur aslında. Psikolojide iç ses dediğimiz şey,
büyük oranda çocukluk döneminde maruz kaldığımız yetişkin seslerinin içselleşmiş hâlidir.
Yetişkinlikte kendimize nasıl konuştuğumuz; ebeveynlerimizin, bakım verenlerimizin,
öğretmenlerin ya da hayatımızdaki otorite figürlerinin bize nasıl konuştuğunun bir yankısıdır.
Çocukluğunuzda duyduğunuz bir cümle, yıllar sonra kendi içinizde “otomatik düşünce” olarak
karşınıza çıkar.
Bağlanma kuramına göre her çocuk, bakım verenle kurduğu ilişki üzerinden kendine ve
dünyaya dair iki temel model oluşturur: “Ben sevilmeye değer miyim?” ve “İnsanlar güvenilir
mi?” Buna içsel çalışma modelleri denir. Eğer çocukluk döneminde duygu ve ihtiyaçlar
karşılandıysa, yetişkinlikte daha yumuşak bir iç ses gelişir. “Zorlandın ama bu seni değersiz
yapmaz” ya da “Herkes hata yapabilir” gibi yapıcı bir yaklaşım ortaya çıkar. Ancak çocukluk
yılları; eleştiri, reddedilme, aşağılanma, duyguları küçümsenme veya duygusal mesafe ile
geçmişse, bu kez “Zaten hep sen sorun çıkarırsın”, “Nasıl beceriksiz olursun?”, “Kimse senin
derdinle uğraşmaz” gibi acımasız bir iç ses gelişebilir. Bağlanma alanındaki araştırmalar,
yetişkinlerin kendilerine karşı tutumlarının büyük ölçüde ilk ilişkilerinde gördükleri işleyişle
örtüştüğünü gösterir.
Olumsuz çocukluk deneyimlerini inceleyen büyük ACE (Adverse Childhood Experiences)
çalışmaları da benzer sonuçlara işaret eder. ACE verileri, çocuklukta yaşanan
stresörlerin—istismar, ihmal, ebeveyn ruhsal hastalığı, aile içi çatışma gibi
olayların—yetişkinlikteki ruh sağlığına doğrudan etki ettiğini göstermektedir. Ancak ACE
araştırmalarının daha az bilinen bulgularından biri şudur: Bu deneyimlerin, kişinin kendi iç
sesi üzerinde uzun vadeli bir iz bırakması. Çocuklukta utandırılma, sürekli eleştirilme ya da
yok sayılma yaşayan kişilerin yetişkinlikte daha sert ve cezalandırıcı bir iç konuşma
geliştirdiği görülmüştür.
Şema Terapi ise bu tabloyu başka bir açıdan açıklıyor. Jeffrey Young’ın geliştirdiği bu kurama
göre erken çocukluk deneyimlerinde temel duygusal ihtiyaçlar karşılanmadığında “erken
dönem uyumsuz şemalar” oluşuyor. Bu şemalar, yetişkinlikte kişinin kendine ilişkin temel
inançlarına dönüşüyor. “Ben değersizim”, “Hata yaparsam sevilmem”, “İnsanlar güvenilmez”,
“Bir şeyleri ancak mükemmel yaparsam kabul görürüm” gibi derin inançlar, kişinin hem
kendisiyle hem eşiyle kurduğu bağı şekillendiriyor. Bu noktada iç ses, çoğu zaman
“içselleştirilmiş ebeveyn modu” şeklinde çalışmaya başlıyor. Yani çocukken eleştiren
ebeveyn bugün zihnin içinde “içsel eleştirmen” olarak konuşmaya devam ediyor.
Bu içsel eleştirmen (inner critic) sadece moral bozmaz; yapılan araştırmalar aşırı
öz-eleştirinin depresyon, kaygı, yeme bozuklukları ve intihar düşüncesiyle ilişkili olduğunu
göstermektedir. Çocuklukta yoğun eleştiriye maruz kalan veya duygusal olarak kontrol edilen
kişilerin yetişkinlikte daha yüksek düzeyde öz-eleştiri sergilediği bilinmektedir.
Peki bu iç ses bugün ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?
Örneğin eşiniz mesajı geç yazdığında “Önemsizim” diye düşünen taraf siz olabilirsiniz. Belki
eşinizin umursamazlığından değil, bir zamanlar duyduğunuz “kimse seni ciddiye almaz”
mesajının tetiklenmesindendir bu. Bir tartışma sonrası tüm suçu kendine yükleyen biri, bunu
genelde sorumluluk bilinciyle değil, “Hata yaparsam sevilmem” şemasının baskısıyla yapar.
İç ses, ilişkideki duygusal iklimi belirler. Yumuşak bir iç ses, bağlantıyı güçlendirir. Sert bir iç
ses ise ilişkiye hem mesafe hem kırılganlık getirir.
Bu noktada güzel haber şu: Çocukluğumuzu değiştirmemiz mümkün değil ama iç sesimizi
değiştirmemiz mümkün. Beynin nöroplastisite özelliği sayesinde, yeni ilişkiler ve yeni
deneyimler aracılığıyla içsel konuşma biçimleri değişebilir. Terapi bu süreçte güçlü bir araçtır;
kişiye daha şefkatli bir iç ebeveyn modeli kazandırır. “Ben beceriksizim” yerine “Şu an
zorlanıyorum ama bu beni değersiz yapmaz” diyebilmeyi öğretir. Bu pollyannacı bir yaklaşım
değildir—gerçekçi, sakinleştirici ve düzenleyici bir iç konuşmadır.
İç sesinizi dönüştürmeye başlamak için küçük ama etkili adımlar atabilirsiniz. Öncelikle sesle
aranıza mesafe koymak çok yardımcı olur. “Ben yetersizim” demek yerine “Şu an içimde
yetersiz hissettiren bir ses var” demek, sizi o sesin esiri olmaktan çıkarır. Ardından kendinize
şu soruyu sorabilirsiniz: “Bugün yetişkin biri olarak, içimdeki çocuğa nasıl bir ebeveyn
olmak istiyorum?” Birçok kişi fark eder ki eşine, çocuğuna, hatta arkadaşlarına bile kendine
konuştuğundan daha nazik konuşur. Bu farkındalık bile dönüşümün başlangıcıdır.
Eğer iç sesiniz çok sertse, sürekli suçluluk, utanç veya değersizlik hissediyorsanız, ilişkilerde
tekrar eden döngüler yaşıyorsanız veya geçmiş deneyimlerin bugünkü hayatınızı
gölgelediğini hissediyorsanız bir ruh sağlığı uzmanından destek almak oldukça faydalıdır.
Terapi sadece bir “sorun çözme” alanı değildir; aynı zamanda yeni bir iç sesin doğduğu
güvenli bir ilişkisel ortamdır.
Son olarak kendinize küçük ama güçlü bir soru sorabilirsiniz:
“Hayatım boyunca bana eşlik edecek bir iç ses seçme şansım olsaydı, bu ses nasıl
konuşsun isterdim?”
Belki geçmişte bu seçeneğiniz yoktu. Ama bugün, yetişkin bir birey olarak kendi iç sesinizin
tonunu yeniden belirleyebilirsiniz. Ve belki de hayatınızın en büyük dönüşümü, içinizdeki
sesin yumuşamasıyla başlayacaktır.
Klinik Psikolog Ftma Begüm TURANOĞLU